“Dahi Diktatör” Kitabından Notlar

“Dahi Diktatör” Kitabından Notlar

Eleştirel akılcılık, sorun çözmek için varsayım önermek ve önerilen varsayımları gözlem raporlarıyla kontrol ederek, gözlemle çelişenleri, bir diğer deyişle “yanlışlanmış” olanları elemek olarak ifade edilebilir. Bilim tarihine baktığımızda, “bilim” olarak tanıyabileceğimiz en erken insan faaliyetinin dahi bu temel yöntemi kullanmış olduğunu görürüz. Bu ilk “bilim” bugün Anadolu toprakları içinde olan Milet şehir devletinde Thales (olgunluğu MÖ 575) ve Anaksimandros (olgunluğu MÖ 560) adlı iki düşünür tarafından MÖ 6. yy’da yaratılmıştır. Daha sonra bilimin tarih boyunca büyük başarısını açıklamak için pek çok tez ileri sürülmüş, pek çok “bilim felsefesi” yapılmıştır. Ancak bilimin karakterini en iyi dile getiren, Kari Popper’in “eleştirel akılcılık” yorumu olmuştur. Bunda Albert Einstein (1879-1955) gibi fizikçiler, Sir Peter Medawar (1915-1987) ve Jacques Monod (1910-1976) gibi Nobel ödüllü yaşam bilimciler dahil hemen hemen tüm bilim insanları hemfikirdirler.

Atatürk’ün kullandığı yöntem eleştirel akılcılıksa, bilimsel bir yöntem demektir ve bu yöntemi kullanan kişi de bu nedenle bir bilim insanı addedilir.

Ama “biyolojik evrim akıllı bir tasarımcının eseridir” ifadesi bilimsel bir ifade değildir. Çünkü, (Mesela 19. Yüzyıl’ın ortalarında doğal seçme kuramını geliştirmiş olan Charles Darwin’in ve Alfred Russel Wallace’ın yaptıkları gibi) evrimin ne kadar kendi başına gelişen bir süreç olduğunu gösterirsek gösterelim, “ama tüm bunlar bir tasarımcının işidir” ifadesini gözlemle yanlışlamak mümkün değildir, zira her tesadüf bir tasarımcının eseri olarak yorumlanabilir.

“Hayatta en hakikî mürşit ilimdir, fendir”

Bu nedenle Atatürk bilim dışı, yani kontrolüne imkân olmayan tüm diğer yollara sapmayı, pek haklı olarak gaflet ve dalâlet, yani aymazlık ve sapkınlık olarak nitelemiştir

Atatürk’ün sorun çözme yönteminin ilk basamağı çözülecek sorunun bileşenleri hakkında mümkün olduğunca çok ve sağlıklı bilgi toplamak olmuştur. Bunun sık sık onun “gerçekçiliği” veya “pragmatistliği” şeklinde dile getirildiğini duyarız.

  1. Ortada açıklanması gereken n sayıda gözlem vardır.
  2. Aklımız bunun için bir A kuramını “uydurur”.
  3. A kuramı n sayıda gözlemle uyum içindedir. Yani n sayıda gözlemi “açıklar”.
  4. Yeni bir gözlem yapılır: n+1 ’inci gözlem.
  5. n+1’inci gözlem A kuramıyla çelişmektedir.
  6. n+1 sayıdaki gözlemlerimizi açıklayacak yeni bir B kuramı aklımız tarafından uydurulur.
  7. B kuramı hem A’nın açıkladığı n gözlemi, hem de A’nın açıklayamadığı n+1’inci gözlemi açıklayabilmektedir.
  8. Dolayısıyla B, A’dan daha gelişmiş bir kuramdır.
  9. Yeni gözlemler toplanmaya devam edilir. Ta ki bir n+m’inci gözlem B kuramını da yanlışlayana kadar.
  10. n+m sayıdaki gözlemi açıklayabilecek yeni bir C kuramı uydurulur.
  11. C kuramı hem B’den hem de A’dan daha gelişmiş bir kuramdır. Bu şekilde bir A->B->C gelişmesi açıklanmış olur.

Popper’in tezinin en çekici yanı, nihaî gerçeğe ulaşıldığı iddiasına gerek duymadan bilimsel gelişmeyi açıklayabilmesidir.

Bilimsel Yöntem

Yukarıdaki açıklamalarımız ışığında, bilimsel yöntemi şu şekilde maddeleyerek özetleyebiliriz:

  1. Problemin saptanması (Bu genellikle önceki bilgilerimiz, yani gözlemler veya mevcut varsayımlar ışığında yapılır)
  2. Problem çözümü için bir varsayımın uydurulması
  3. Varsayımın çıkarımlarının gözlemle denetlenmesi
  4. Gözlemlerle çelişiyorsa varsayımın terk edilmesi
  5. Genişlemiş gözlem temeliyle uyumlu yeni bir varsayımın uydurulması
  6. Yeni varsayımın çıkarımlarının gözlemle denetlenmesi
  7. Dördüncü ve sonraki aşamaların sırayla tekrarı

Atatürk’ün Yöntemi

Atatürk, tüm yaşamı boyunca;

  1. Önce karşısındaki sorunu iyi tanımaya ve tanımlamaya (yani kodlamaya),
  2. Kendisinden önce bahis konusu sorun veya sorunlar için ortaya atılmış çözüm önerilerini iyi öğrenmeye ve bunların başarısızlık ve/veya uygunsuzluk nedenlerini doğru teşhis etmeye,
  3. Sorunun veya sorunların çözümü veya çözümleri için uygun varsayım önerileri üretmeye,
  4. Kendi önerdiği varsayımlara körü körüne asla bağlanmadan onları en acımasız bir şekilde gözlem raporlarıyla denetlemeye,
  5. Başarısız olduklarına inandığı varsayımlarını derhal eleyerek, yerlerine yeni gözlem temelini de dikkate alarak (yani kendi çözüm önerilerini başarısız kılmış olan gözlemleri de değerlendirerek) yeni varsayım önerileri üretmeye,
  6. Bu yeni varsayım önerilerini de daha önceki varsayımlar için yaptığı gibi gözlem raporları ışığında denetlemeye büyük özen göstermiştir. Bu yöntem, Atatürk’ün işlerini neredeyse bitirdiği yıllarda, Karl Popper’in tüm dünyaya gösterdiği gibi, doğa bilimlerinden bildiğimiz, bilimsel yöntemin ta kendisidir.

Özetlersek, diyebiliriz ki, Atatürk tüm devrimlerine bu bilimsel yöntemle yaklaşmış, toplum mühendisliği olarak gördüğü görevini, bilimsel yönteme yaslamıştır.Başarısız olarak gördüğü adımlardan derhal geri çekilmesi konusunda da pek çok örnek gösterilebilir.

“Hasta toplumlar kendi bireylerine o kadar çok acı verirler ki, birey o toplumdan kaçmak ister. Fırsatını bulduğunda da kaçar”

Robert B. Edgerton / Hasta Toplumlar

Atatürk kendi toplumunu hasta olarak görüyordu. Haklıydı da, çünkü o dönemlerde “Bizim halimiz iyi değil” diyen herkes dışarı baktı, “Kendimizi içeriden nasıl düzeltiriz” merakı yoktu. Dışarı bakanlardan ilki gericilerdi. “Biz geriye giderek kendimizi tedavi edebiliriz. Biz çok eskiden toplumumuzun uyduğu ve mutlu olduğu zamanlardaki özelliklerini kaybettik, o döneme geri dönelim” dediler. Bunu diyen din yobazları, tarihi ya da dinin eski halini bilmiyorlardı. Bildikleri, hurafe ve efsanelerden ibarettir. Gerçek tarih hakkında herhangi bir fikirleri dâhi olmayan bu insanların dönmek istedikleri gerçek bir yer de yoktur.Buna mukabil, ilerici dediğimiz ve o dönemde Avrupa’ya ve Amerika’ya bakan ikinci grup insanlar, “Önümüzde bir model var. Oradaki insanlar daha iyi yaşıyorlar ve bu adamlarla ne zaman güç mukayesesine girsek bizden daha güçlü olduklarını görüyoruz. Demek ki, bunlar bir şeyi doğru yapıyorlar ve biz bir şeyi yanlış yapıyoruz” dediler. Bu düşünce, Osmanlı içinde yeni bir akım olarak başladı.Son döneminde kendisinden rahatsız olan Osmanlı, yalnızca şehirli kesimiyle değil köylüsüyle de bu rahatsızlığı yansıtıyordu. Köylünün rahatsızlığını, askere çağrıldığında askerden kaçmasından izleyebiliriz. Artık devletine inancını kaybettiğinden, devletin “yap” dediği bir şeyi yapmak istemiyor, devleti aldatmaya çabalıyor, vergisini vermemeye, çocuğunu askere göndermemeye çalışıyordu. Rahat olmadığını bu şekilde belirtiyordu, bunu başka türlü ifade edecek bir imkanı da yoktu, çünkü bilgisi ve görgüsü ancak böyle bir tepkiye imkan veriyordu. Teselli bulduğu tek şey din olduğundan hurafeye kapandı, kendi kendine yalan söyleyerek avunmaya çalıştı.

Medeniyet, “Şehir içerisinde toplu yaşama becerisi” diye tarif edilir. İngilizcedeki “Civilisation” ifadesi de buradan, yani hemşehri kavramından türemiştir. Sivil, şehirde yaşayandır.

Sürüler de toplu yaşayabiliyorlar ama birlikte yaşamıyorlar. Her biri, yanındakinden bağımsız olarak bir lidere, bir çobana bağlıdır. Herkes davranış olarak yanındakinin yaptığını taklit eder. Liderin “yap” dediğini yapar, “gelin” dediği yere gider. Kendisi liderini göremediyse arkadaşı o lideri görmüş olabileceği için arkadaşına bakar, onu takip eder.Oysa bir de birlikte yaşayanlar vardır. Her biri birer birey olan bu insanlar, çeşitli konularda farklı düşünseler de bir arada yaşayabilirler; birbirlerini taklit zorunluluğu yoktur. Çünkü düşünce farklılıklarını konuşarak, eleştirerek asgariye indirebilirler. Bunu gözlem yaparak başarırlar. Anlaşamadıkları konularda ya gözlem yaparlar, birisi ötekine “Sen şöyle diyorsun ama bu böyle değil, sana göstereyim” der, öteki de kendi gözleriyle görür, “Evet, haklısın” der. Ya da gözleriyle göremediği bazı alanlardaysa, mesela göremediği elektriğin etkilerini ortaya koyan bir deney izler ve yanındakinin gördüğünü kendisi de görür. “Evet, haklısın” der. Ya da mantık yürütür.

Çocuk küçük yaşlardan başlamak suretiyle Kur’an mektebine gidip, anlamını bilmediği Arapça sesler ezberleyeceğine (İtalyanca bilmeyen bir çocuğa İtalyanca Tommiks ezberletildiğini düşünün—bu onun için hiçbir şey ifade etmeyecektir) inanıp, inanmayacağına kendisi karar versin. Önce bir okusun, okuma-yazma öğrensin, dil öğrensin, biraz dünyayı tanısın… Sonra, bütün tabiplerin de hemfikir oldukları, akılcı düşünmeye başlanabildiği, rasyonelitenin tamamlandığını sandığımız dönem olan on sekiz yaşında yapsın bunu. Yani, çocuk okuma-yazma bilecek, kimya, fizik okumuş olacak, tabiat bilgisi okumuş olacak, dünya hakkında bir kanaati olacak, sonra inanıp inanmamaya karar verecek. “Çocuklara bu hürriyeti vermemiz lazım” diyor Atatürk. Bu yüzden, dine dayalı eğitimi kaldıralım, çünkü doğru olduğu tespit edilemeyen, hatta yanlış olduğunun pek çok ispatı olan bir sürü şey çocuğa çok erken yaşlarda öğretiliyor ve onun hayatında adeta vazgeçilmez kılınıyor.

Şimdi Atatürk’ün yapmak istediği, medeniyetten kastı, birbirinin fikirlerine tahammül edebilen, birbirinin fikirlerini eleştirerek, gözleme, mantığa dayanarak eleştirerek geliştirmeyi bilen bir toplum yaratmak. Bunun için de Atatürk’ün önündeki otoriter sistemi ortadan kaldırması lazım

Mustafa Kemal, Ruşen Eşref’in sözünü keser, “Ruşen boş ver bunları. Bu muharebe bana üç şey öğretti, üç yeni keşif yaptım, bunları da bu deftere yazdım” diyerek kırmızı deri kaplı bir defteri gösterir. “Yaptığım keşif benden sonra askeri okullarda öğretilecek” der.Bu keşiflerden ikisi şu şekildedir:1- Meydan muharebelerinde hattı müdafaa etmek doğru değildir. Sathı müdafaa edeceksin, bunun için de her birliğe, bize bugüne kadar öğretilen teorinin aksine, daha fazla hürriyet vereceksin. Ne kadar çekileceklerine birlik komutanları kendileri karar verecekler.2- Bu savaşta bir sürü insan kaybettik, karşı taraf da… Başarımızı eğer ekonomik bir zafer takip etmezse bu yapılan, yıkımdan başka bir şey değildir. Ne yapacağız bundan sonra, ona bakmalıyız.Ruşen Eşref Mustafa Kemal’in söylediği üçüncü keşfi hatırlayamaz. Vefatının ardından da sözü edilen bu kırmızı kaplı defter bulunamamıştır.

“Üzülmeyin General,” dedi. “Siz vazifenizi sonuna kadar yaptınız. Askerlikte mağlûp olmak da vardır. Napolyon da vaktiyle esir olmuştu. Size karşı büyük bir hürmet hissi besliyoruz. Burada kendinizi esir addetmemenizi rica ediyorum. Misafirimizsiniz. Yakında her şey düzelecektir. Buyurun, istirahat edin.’’

Alfabe değişikliğinin gereksizliğini anlatmak için Çin ve Japonya örneği verilir sıkça. “Çok daha zor alfabeleri var, bak adamlar neler yaptılar” derler. Ama Çin’i örnek gösteren, Çince bir roman okumak için aşağı yukarı elli bin karakter ezberlenmesi gerektiğini bilmiyor. Bunu Çin’de herkes yapabiliyor mu? Hayır. Ama köylüsü gazete okuyabiliyor. Çünkü 1940’lı, 50’li yıllarda metazori bir okuma programı geliştirmiş Mao. Bu metazori ile aşağı yukarı yirmi bin karakter ezberlenebiliyor. Ki bu karakterler de zaten belirli köklerden çıkıyor, o kökler bilindiği zaman karakteri inşa etmek sanıldığı kadar zor olmuyor. Ama bir kere karakteri öğrenince o karakter başka bir şekilde okunamıyor. Bunlara ideogramlar deniyor, aynı zamanda hecelerdir ve ideogram görüldüğü zaman o hece odur, başka bir şekle, başka bir sese bürünemez.

Atatürk’ün Dil Devrimi’nin en önemli maksatlarından biri, az önce dediğim gibi, herkesin birbirini anlayabileceği bir dilimizin olmasıydı. Çünkü Atatürk şunu biliyor, milletin temelinde dil vardır. Bir milleti millet yapabilmek için ülkü birliği lazımdır, o ülkü birliği de dil olmadan temin edilemez. Atatürk’ün gayesi bu iletişim aracını yaratmak. Ama bunu yaratabilmek için sırf alfabeyi değiştirmek yetmiyor, sırf kelimeleri değiştirmek yetmiyor, bunu kullanabilecek bir literatürün de olması lazım, bunu kullanabilecek bir kültürel altyapının olması lazım, bunu kullanabilecek bir üretimin olması lazım. Eğitimsiz böyle bir üretim olamaz.

Atatürk’ün dediği şu: “Karşındakiyle akılcı bir şekilde gözleme ve mantığa dayanarak tartışamayacağım bir şeyi eğitime sokmam. Aksi takdirde dayatma olur.”

Atatürk’ün Malche’ın raporunun kenarına düştüğü derkenarlar vardır. Bunlardan biri, çok enteresan: “Kıymetsiz öğrencinin cesareti ilk yıldan kırılmalı, üniversiteden uzaklaştırılmalıdır” diyor. Bu, bugün Avrupalıların yaptığı iştir. Herkesi alıyor üniversiteye, bir sene sonra büyük çoğunluğunu döküyor. Bir daha da giremiyorsun. Atatürk de aynı şeyi söylüyor. “En iyiler üniversite okumalıdır” diyor. Büyük tarihçimiz İlber Ortaylı bir keresinde ne demişti? “Her şehre bir üniversite açmak ahlaksızlıktır.” Şimdi bu sözün ne kadar doğru olduğunu anlıyor musunuz?

Üniversitede sürtüşmelerinin ardı arkası kesilmiyor. Fakat bu sürtüşmeler genellikle bilim adamları arasındaki çekişmeler. Birbirlerini yiyorlar. Bir tanesi Atatürk yardakçılığı yapmaya çalışıyor, öteki “Dur be kardeşim, ilim var, bilim var” diyor. Dolayısıyla Atatürk’ün istediği gibi gitmiyor işler. Köprülü, 1946 yılında Vatan gazetesinde Atatürk’ün üniversite reformunu tenkit eden dört makale yayınlamıştır. Belli ki bunlar zamanında Atatürk’e söylediği laflar. Bunun 1946’da yayınlanmasının sebebi de şu: Aynı dönem Hasan Âli Yücel, üniversiteye muhtariyet, yani özerklik verelim, diyor. Köprülü buna şiddetle karşı çıkıyor. Üniversitedeki o zamanki insan malzemesiyle özerkliğe gitmenin felakete yol açacağını anlatmaya çalışıyor. Vatan gazetesinde yayınladığı makalelerindeki temel tenkidi de bu zaten. Mealen şunları söylüyor: “Üniversite reformu yapıldığı zaman da söylemiştim, kürsülerin başına politik atamalar yapmak bilim adına felaketle neticelenir. Mutlak surette dünya çapında bilim adamlarını kürsü başlarına atamak zorundayız, bulamazsak yurtdışından getirmek mecburiyetindeyiz. Bilim başka türlü yerleşmez. Senin bilimin, benim bilimim olmaz. Bilim neyse bu oyunu onun standartlarında oynamak zorundayız.”

Atatürk’ün Yakup Kadri Karaosmanoğlu’na söylediği meşhur bir söz vardır. “Bizim partinin doktrini yoktur” der. “Çünkü doktrin bir hareketi dondurur.” Atatürk şunu söylüyor; problem çıktığı zaman çözüm bulunur. Genel, evrensel, sonsuza kadar geçerli bir çözüm yok. Problemin karakteri, muhatapları, doğduğu ortam, koşullar her defasında farklı. Neyle karşılaşacağımızı bilmiyoruz. Önce problemi gör, sonra çözüm üzerine kafa yor. Bu da, ilk bölümde anlattığımız gibi Atatürk’ün olaylara bilimsel bakışıdır.

Ben şunu savunuyorum: Atatürk diktatördü. Buna hayır diyen tarih bilmiyor demektir. Ama hürriyeti öğretebilmek için bazen diktatörlük gereklidir. Sen bin sene hürriyeti hiç tecrübe etmemiş bir topluma hürriyeti bir tercih olarak takdim edemezsin. Hüsrana uğrarsın. Bugün dahi Türk toplumunun hür olmayı öğrendiğini zannetmiyorum. Siyasi tercihler bunu gösteriyor. Lider arıyor, çoban arıyor kendine insanımız. Halbuki Atatürk, bundan kurtulun diyor. “Ben size hiçbir ayet, hiçbir doktrin bırakmıyorum, kafanızı kullanın. Probleminize göre çözüm getirin.”

Atatürk ölmek üzere, diyorlar ki, “Yerine kim geçsin?” “Siz seçin, ben yerime kimseyi bırakmıyorum” diyor, “Millet seçsin” diyor. Dolayısıyla Atatürk’ün diktatörlüğünün sebebi her şeyden ve her şeyden önce bağımsızlığı ve hürriyeti öğretmek, insanlığı, akılcılığı öğretmek. Bunu yapmak için de diktatörlük yapmak mecburiyetindesin. Ama Atatürk’ün yaptığı diktatörlüğün bir farkı var. Onun diktatörlüğünün içinde zorbalık yok, düşüncesini öyle veya böyle empoze etmek var. Ama bu empoze etmek kişisel kapris ürünü değil. Nihayetinde kararı yine sen alıyorsun, karar veren sensin. Kendi fikirlerini “Ben böyle istiyorum” diye empoze etmiyor Atatürk. Ortaya atıyor, tartışıyor, tartışıyor, tartışıyor ve karşısındaki onu yıkamıyor. Sonunda onun fikri galip geliyor ve oy veriliyor. O oylarla alınıyor bütün kararlar. Ama mutlaka ve mutlaka oy isteniyor.

Bu bir meşruiyet arayışı olduğu gibi, başka türlü alınacak ve tatbik edilecek başkaca her türlü karardan da çok daha uzun ömürlü neticeler alınmasını sağlıyor. Diyor ki, “Bunlar benim fikirlerim dahi olsa bunları millete anlatmam lazım, kabul ettirmem lazım, ancak milletce kabul edildikten sonra bunları tatbik edebiliriz. Her şeyin başı millettir.”

Atatürk mümkün olduğu kadar akıldışı işlerin kontrolden çıkmasına mani olmaya çalışıyor. Akıl dışı işlerin dahi aklın kontrolünde olması gerektiğine inanıyor. Mesela, komünistler gibi dinin gereksiz olduğunu söylemiyor. Çünkü bu sosyolojik bir vaka, hayatımızda var. “Ben bunu cebir ile bastırırsam, başka bir yerden, başka bir şekilde hortlayacak. Buna da hürriyet verelim, ama zıvanadan çıkmasına da mani olalım. Bir müessese kuralım, başına gerçek din alimlerini getirelim” diyor.

Gelelim hilafet meselesine. Hilafet, zamanla İslamiyet’te “Peygamberin temsilciliği”ni ifade eden bir kelimeden “hükümdarlığı” ifade eden bir manaya bürünmüş. Her hükümdara halife denmiş. Halife öğrenci, sonradan gelen demektir, haliyle de bunun dini bir makam olup, peygamberin temsilcisi, onun arkasından gelen ve dinin başındaki kişi olarak anlaşılması gerekir.Fakat dördüncü Raşidun halifesi Ali’nin öldürülmesinden sonra ortalık karışmış. Çünkü Muaviye, ki peygamberin sekreteri, sır katibi denir, Ali’yi öldürtüyor ki hilafet kendisine geçsin. Ali’yi öldürtmesinin de sebebi var. Ali’nin zamanında ortalık karışıyor. Muaviye bakıyor ki din elden gidecek, mecbur kalıyor bir manada. Dolayısıyla ondan sonra bir ikilik tezahür ediyor. Malumunuz, Hasan ile Hüseyin’in şehit edilmesi, orada bir ayırım başlıyor İslam dünyasında.Sonra Emevi hanedanı ortadan kalkıyor, Abbasiler geliyor. Fakat Emeviler kılıçtan geçirilirken bir aile İspanya’ya kaçıyor. Şimdi bakıyorsun Bağdat’ta bir halife var, İspanya’da bir halife var. İspanya kendi içinde parçalanıyor, İslam krallıklarına ayrılıyor, sonra her birinin başında bir halife var. Fatımiler geliyor Mısır’a, onların da başında bir halife var. Halifelik Arapların hükümdarlık makamı oluyor.Yavuz Sultan Selim, Mısır’a gittiği zaman orada da Memlukların bir halifesi var, Abbasi soyundan geliyor. Memluk Devleti ortadan kalkınca Padişah Selim, halifeliği buradan devralıyor ve ilk defa Arap olmayan bir grubun içine geçiyor halifelik.Selim, kendisini İslam’ın başı, lideri ilan ediyor. İslam’ın başıyım derken de Türkiye’ye ilk defa Ortodoks İslam’ı sokuyor. O zamana kadar Osmanlı’da bu tür bir İslam geleneği yok. Osmanlı’da o döneme kadar Ahmet Yesevi’den bu yana sürdürülen daha liberal, dervişlerin yönettiği bir İslam geleneği var. Yavuz ilk defa Arap tarzı İslam’ı içimize sokuyor ve o dönemden itibaren Türkiye’nin çöküşü başlıyor.

Türkiye’de modern jeofiziğin kurucusu rahmetli Kazım Ergin Hocamın bana söylediği ve hiç unutmadığım bir sözü vardır: “Bir işi yapmak istiyor musun? Kredisinden vazgeçmeye hazır ol. Yani o işin şanından, şöhretinden vazgeçmeye hazır ol.” Atatürk’te de bunu görüyoruz. Şan, şöhret, makam, mevki peşinde değil, iş yapalım, bütün derdi bu.

İhtilalden kastım şu: Bir değişikliği, yeniliği cebir ve şiddet uygulayarak yapmak. Hiçbir şeyi zorla yaptırmak istemiyor Atatürk. Onun için ısrar ediyor, Meclis olacak diye. Onun için ısrar ediyor, her kararın altında TBMM’nin imzası olacak diye. Hilafetin kaldırılması için de TBMM’den oy istiyor ve onlara durumun ümitsizliğini gösteriyor. “Bakın” diyor, “Bütün çabalarımıza rağmen iş kötüye gidiyor. Çünkü Abdülmecit Efendi bu işi anlamadı, halk da bu tip semboller gözünün önünde oldukça eski alışkanlıklarından vazgeçemiyor. Bundan vazgeçmemiz lazım. İstemeyerek de olsa bu aileyi çıkartmamız lazım.”

Atatürk için dâhi diktatör dedik ya. Bunun bir ismi vardır: “Enlightened despot.” On dokuzuncu Yüzyıl’da dünyadaki aydın despotların başında Kral Mongkut gelir. Bugünkü Tayland’ı yaratan, bütün çevresi sömürge olurken Tayland’ın kurtulmasını temin eden insan.Ama Mongkut mutlakiyetle idare ediyor memleketini, mecbur. Bir sürü şey yapıyor, yaptırıyor ama bazı yerlerde gücü yetmiyor, korkuyor, kendi halkından korkuyor. Mongkut’un İngiliz doktorunun yazdığı çok güzel bir kitap vardır, onu okumak lazım. Mongkut’un oğlu Chulalongkorn (VI. Rama), akıllı babasının getirttiği İngiliz mürebbiyesi Bayan Anna Leonowens’dan çok şey öğrenmiştir, ama öğrendiği en önemli şey şuydu: Eğer bağımsız yaşamak istiyorsan uygarlığa ayak uyduracaksın.Eğer İngiliz’le başa çıkmak istiyorsan aynı kurumlar sende de olacak. Bu kurumları yapacak adam yoksa dışarıdan adam getireceksin. Bir dönem Tayland’ın adalet bakanı Belçikalıydı. Çünkü Tayland’da adam yok bakanlık yapacak. Chulalongkorn bu adamı getiriyor.Demiryollarının başında da İngilizler var. Fakat bunu yapmak suretiyle İngiliz’in Tayland’ı işgal etmesine de mani oluyorlar. Bugün Atatürk’ü tenkit edenlerin Tayland’ın tarihine göz atmasında fayda var, okusunlar, Tayland’ın nasıl ayakta kaldığını. Bir baba ve oğlunun, Mongkut ve Chulalongkorn sayesinde ayakta kaldı eski Siyam ve Tayland oldu. İkisi de diktatördü, başka şansları yoktu çünkü.

Atatürk’ün ne dediğini anlamış sadece bir kişi var, o da Hasan Âli Yücel’di. Tek bir adam. Onu da nihayetinde İnönü, Amerika’nın, Rusya’nın, ağaların baskısıyla harcamıştır.Atatürk bu baskıların hiçbirini hissetmiyordu oysa, hepsini bir düğüm çözer gibi çözüyordu. Başkaları bunu yapamıyor, çözemedikleri problemlerin altında eziliyor. Atatürk daha büyük problemlerle uğraşıyordu halbuki. Bunun için “Deha” diyoruz. Kendisi problem çözüyor, etrafından da bunu bekliyor.

Yorum Yapın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.